21 Aralık 2010 Salı

Yeni Yıl Heyecanı, Hediyeler, Şunlar Bunlar...


İşte bunlar minik kız çocukları gibi beni de heyecanlandırıyor...

17 Aralık 2010 Cuma

Üzerime Bir Duygusallık Çöktü ki Sormayın


Gördüğüm her şeye biraz fazlaca mı duygulanıyorum ne:)
Yılbaşı süsleri, annesinin elinden tutmuş bir kızçocuğu, ofiste sabah yapılan kahve kokusu, neredeyse protokol yazarken ağlıycam:))Kışdan mıdır nedir? Yoksa Ukrayna'ya gidip dönmeyeceğini düşündüğüm ama dönünce de "Nasılsın?" sorusuna "Yorgunum!"diye cevap veren bir adamla evli olmamdan mıdır:) Ben bilemedim... Yorum size kalmış..

Üstelik yukarıda gördüğünüz anne kızın bu fotoğrafları babasının katılmadığı bir minik kızın doğum gününden çıkarken çekilmişse.. Deniz Akkaya sadece bir örnek. Ama kafamda hep soru işaretidir: Baba olmak istemeyen birini baba yapıp sonra da ondan sorumluluk beklemek doğru mudur? Bilemiyorum ama ortada minik bir kız çocuğu varsa herkes sorumluluğunu yerine getirmelidir diye düşünüyorum.

Yeni Yıl Heyacanı


Yeni yıl yaklaşınca kızları saran bu heyecan erkekleri niye sarmaz, sabah ofsite kokulu mum yakmak isteyince tüm kızlarrr aaaaa ne güzel! diye sevinirken, erkekler aa o da ne ofiste mum mu yakcaksınız diye şaşırıyor:))

26 Kasım 2010 Cuma


Günler sonra bloğuma bir öğle arasında dönebildim:)
Dizilerde herkesin elimde bir beyaz BlackBerry'dir gidiyor, benim de bir arkadaşım beyaz bir BlackBerry almış, çok beğendim, sizinle paylaşmak istedim. Sağ taraftaki de pembe ve o da çok güzel...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Alıntıdır!


Bunu dinlerken tabi!

Bana garip gelen pek az şey kaldı artık.

Koltuğa bakıyor ve Tabitha’yı düşünüyorum. Üstünden fazla geçmedi; bacakları benimkilerin üstünde, koltukta oturmuştuk. Öyle dolanmıştık ki birbirimize, kıpırdar, kalkar korkusuyla nefes alamaya bile çekinmiştim. İçimde şaşırtıcı ve beni yutacağa benzer bir sıcaklıkla özlüyorum onu. Daha yeni hafta sonunu geçirmek için benimle buradaydı ve evden neredeyse hiç çıkmadık; yaptığımız yetiştirilişimize taban tabana zıt ve pek ahlâksızcaydı. O da Amerika’ya, Seattle’a Kakuma’daki mülteci kampından gelmişti ve işte, aynı kampta büyümüş biz iki çocuk, yıllar sonra bu odada, bu koltukta, Amerika’daydık ve nereden nereye geldik ve gelecekte ne var diye kafa patlatıyorduk. Baş ve işaretparmaklarını pazımın etrafında birleştirebildiğini gösterirken sıskacık kollarımda kıkırdamıştı. Ama yapabileceği veya söyleyebileceği hiçbir şey ne alınmama yol açardı ne de sevmekten vazgeçmeme… Atlanta’ya beni ziyarete gelmişti ve gelmesi, önemli ne varsa hepsini söylemeye yeterliydi. Üzerinde önceki gün DeKalb Alışveriş Merkezi’nden onun için aldığım pek dar pembe tişört, koltuğumdaydı. Ünleminin noktası rolündeki yıldızı ve soldan sağa salınan pırıltılı gümüş harfleriyle, 'Alışveriş Benim Tedavim!' yazıyordu tişörtün üzerinde. O tişört üstündeyken yanına oturmak sarhoş ediciydi; Tabitha’yı sevişimde nihayet erkek olmuşum gibi kendimi yetişkin hissettiren bir şey vardı.

Onunlayken çocukluğumdan, çocukluğumun yoksunluğundan ve felaketlerinden kaçabileceğimi hissediyordum.
(Ne Nedir, Dave Eggers. Çeviren: Algan Sezgintüredi.)

24 Eylül 2010 Cuma

23 Eylül 2010 Perşembe

HİNDİBA


Hep gitmek istediğim yer: Hindiba.
O kadar dalmışım ki karmaşanın, tuhaf sorunlarla uğraşmanın derdine, şimdi nasıl da uzak geliyor bana...

15 Eylül 2010 Çarşamba

Yazdan Kalma...


Yazdan kalma bir günde sakin, mutlu bir bahçeye oturup, güneş altında bu güzel şarkıyı dinlemek istiyorum, 37 yaşında ölen bu güzel kadını...

20 Ağustos 2010 Cuma

Mutlu Hafta Sonları


Az kaldı, bikaç gün daha sıkarsam dişimi böyle huzurlu bir sabaha uyanmak istiyorum...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

BODRUM BODRUMMMM... MMMM....


Uzun zamandır ailemle tatile çlıkmamıştım, neredeyse 100 yıldır...
Meğer ne güzelmiş, kocayı evde bırakıp ailece gidilen Yalıkavak tatilinden fotoğraflar yukarıda gördükleriniz.
Sol üstteki, balkonda kitap okurken ayaklarımı uzattığım manzara,sağ üstte bahçedeki begonviller, sol alt giderken yol üstünde uğradığımız muhteşem ve doğal incir ve domateslerin olduğu yer ve sağ alt ise Bodrum kalesi...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Okuyucu


Hafta sonu son yıllarda izlediğim en iyi filmi izledim. Kate Winslet'in oyunculuğu muhteşemdi. O kadar etkisinde kaldım ki bu yazıyı abartarak yazıyor olabilirim:)
5 dalda Oscara aday gösterilen ve ünlü oyuncu Kate Winslet'a yıllar sonra çok istediği Oscar ödülünü getiren ünlü film Okuyucu. Bernhard Schlink'in romanından beyazperdeye aktarılan filmlerden biri yine karşımızda.

Yönetmenliğini Stephen Daldry yapıyor ve 2009 Oscarlarında en iyi yönetmen adaylarından biri oldu. Filmi izleyince neden bu ödülü bu kadar çok hakkettiğini daha iyi anlıyorsunuz.
En iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu dahil olmak üzere toplam 5 dalda Oscara aday olarak bir süprize imza etti fakat aynı süprizi Oscar ödüllerini kaldırarak yapamadı. Kate Winslet'in Oscar ödülü zaten süpriz değil herkesin beklediği bir şeydi.
Kate Winslet Altın Küre Ödüllerinde En İyi Yardımcı Kadın, Akademi Ödüllerinde En İyi Kadın ödüllerini aldı.
Filmin konusu şöyle:
II. Dünya Savaşı sonrası - Almanya. Michael, kendisinden yaşça büyük Hanna’ya aşık olur. Hanna‘nın bir gün ansızın ortadan kaybolması ile ilişkileri sona erer. 8 yıl sonrasında, bir hukuk öğrencisi olarak hayatına devam eden Michael, savaş suçları mahkemesinde gözlemcilik yaparken Hanna‘yı sanık sandalyesinde otururken görünce gözlerine inanamaz.
Şiddetle tavsiye ederim!

22 Temmuz 2010 Perşembe

Süslü Kızlara


Süslü kızlara el yapımı bebek bodysi:)
Çok şirin değil mi?

20 Temmuz 2010 Salı

Ve Evlendiler


Yahu ben bu çifti birbirlerine çok yakıştırıyorum. Barcelona Barcelona da çok güzeldi.İkisi de Oscar'lı. Geçenlerde evlendiler.
Daha ne olsun?

Bodrum'a da Gittik Beraber...


Hala tatile gidemedim, gidesim de gelemedi bir türlü. Yaz da geç geldi ondan mıdır nedir?
Neyseki annemler tutup kolumdan Bodrum'a götürecekler. Onlarla tatile çıkmayalı 100 yıl olmuştu:)
Şort tulumlar ne rahat değil mi?

16 Temmuz 2010 Cuma

Gel de beğenme


Ah boyun kısa olcaktı kiiii! Bunların hepsinden bi tane alırdım:) Pek üstünde durmayı becerememe rağmen, başarıyla yürüyenlere bayılıyorum:)

Ayakkabıların üzerinde de bunu giyerdim, altına da tabiki kot pantolon.

Oxxo


Oxxo'dan artık online alışveriş yapabileceğinizi biliyor musunuz?

Yaz Ne Güzel


Bu kadar topuluyla yürüyemem ama beğeniyorum napıyım:)
Bir de Chanel giyinmiş Jessica Alba'yı beğendim.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Haremlique


Caroline Koç ve Banu Yentür'ün kurmuş olduğu Haremlique henüz Ankara'da yok. Ama ben çok beğendim.
Bu arada minik bir de haber vereyim: Ankara'ya İkea açılıyor:)

9 Temmuz 2010 Cuma

VW


Melissa'ları aklıma hep Müge soktu:)) gel de kurtul şimdi
Ultragirl'e Night avaliable' a bayıldımmm!

8 Temmuz 2010 Perşembe

Takılıp Kalmak


Bazen takılıp kaldığım durumların üzerinden 1 gün de geçse, günler de geçse değişmediğini farkediyorum:(
O kadar kızgınlığın ardından tam ayağa kalkıyorum, bu bir adım diye..
Bakıyorum ki yine en saf halimle öyle sanmışım.

2 Temmuz 2010 Cuma

“Hiçbir hikâye çözümle bitmemelidir…” Lady Gaga


Gaga’nın çok işi var. O bir menajer, müşterisiyse Lady Gaga.Bir saat sonra, Lady Gaga locasından indi. Aracı hazırlandı ve korumalar bu kez de çıkması için yolu açtılar. Blackberry’lerin flaşları ve dijital fotoğraf makinelerinin ışığı, kapıya giden yolu aydınlattı. Kan ter içinde, sıska bir çocuk nasıl becerdiyse, korumaların arasında sıyrılıp, ağlayarak “Seni, sen olduğun için seviyorum Gaga!” diye bağırdı. Lady Gaga, kimsenin müdahale etmesine izin vermeden, çocuğun kulağına eğilip yumuşak bir sesle “Ben de seni, sadece kendin olduğun için seviyorum” dedi. Bu sözler çocuğun ağlamasını şiddetlendirirken, Lady Gaga gözden kayboldu.

O günlerde Stefani Germanotta’ya (artık Lady Gaga) ‘bir sanatçı adayı’ diyebilirdiniz. Müzik dünyasında kendine yer edinmeye çalışan bir club dansçısıydı. Cumartesi günleri onun Doğu Yakası’ndaki boş evinde yere oturup, bira bardaklarından şarap içerdik. Başını kucağıma koyup yere uzanır ve romanımın müsveddelerini okurdu. Arada bir Bruce Springsteen molası verirdik. Müsveddelerimin boş sayfalarına notlarını yazar, kariyer planının taslağını yapardı.

Gaga, her zaman ünlüydü. Daha albümleri piyasaya çıkmadan önce bile, onunla bir partiye ya da ‘club’a gittiğinizde sıra beklemeniz gerekmezdi. Bir kitapçıda dolaşırken, etraftaki herkes, onun elindeki kitaba bakardı. Ufak tefek bir kızdı ve incecik bir sesle konuşurdu, ama dikkat çekmeyi bilirdi.

Diğer genç şarkıcılar, “Benim şarkılarımı beğeniyor musunuz? Albümümü alır mısınız? Konserime gelecek misiniz?” diye sorarken, Lady Gaga dünyaya, “Ben ünlüyüm; zaten ben, siz beni tanımadan önce de ünlüydüm” diyor. İşte onu diğerlerinden ayıran fark da bu. O şöhretin hayalini kurmadı, onu tüm dünyaya ilan etti.

1990’lı yıllarda Madonna’nın menajerliğini yapan Bert Padell onu telefonla aradı. Sadece 21 yaşındaydı ama Padell kim olduğunu biliyordu; üstelik onunla daha küçükken tanışmıştı ve adama bunu hatırlatmayı ihmal etmedi: “Annem şiir kitabınızı hâlâ saklıyor.” Padell, onun yeni demosunu dinlemişti ve menajeri olmak istiyordu. Bir ay sonra, ‘Just Dance’in videosunu çekmek için Los Angeles’a gittik. Eve döndüğümde beni aradı ve “New York’a döndüğümde seninle iki normal insan gibi yemeğe gitmek istiyorum. Ama sen benim DJ’im olma, ben de senin şarkıcın olmayayım. Sadece Brendan ve Stefani olalım” dedi.

O yemeğe hiç çıkamadık; çünkü o günden beri Stefani, Lady Gaga olmadan bir gün bile geçiremedi. O artık, ucuz kırmızı şarap eşliğinde öngördüğü geleceği ya da en azından, o geleceğin başlangıcını yaşıyor. Kendi tabiriyle birinci aşamayı…

O aniden bir star oldu. Bu birçok kişinin başına geliyor ve birden bire bakıyorlar ki, artık star değiller. Üzerlerine patlayan flaşlar birden sönüyor; çünkü onlar uymaları gereken bazı kurallar olduğunu düşünüyorlar ya da birileri onlara uymaları gereken kurallar koyuyor. Lady Gaga’ya ise kimse hiçbir şey söyleyemez. O pastadan çıkan parıltılı kız, kendi şöhretini kendi yarattı ve bana çok önemli bir şey öğretti. Romanımı nasıl bitireceğim konusunda çok endişeliydim. Müsveddeyi elimden çekip aldı, son sayfasını açtı ve tükenmez kalemle şöyle yazdı: “Hiçbir hikâye çözümle bitmemelidir…”


Brendan Sullivan'ın Tempo'da çıkan bu yazısını okurken size Lady Gaga'nın bu şarkısı eşlik etsin..

23 Haziran 2010 Çarşamba

Ben de istiyorum bu fikirden!


Arkadaşlar bakar mısınız çamaşır makinasının yanındaki çamaşırlığa: koyu renkler, açık renkler ve beyazlar için ideal değil mi?


Aslında çok fazla yer kaplamıyor, yani benim kullandığım sepetle neredeyse aynı boyutta. Fskat beim sepetim dolabın kapağında takılı olduğundan bu hale dönüşmesi imkansız.


Bir de bu dolaptan çıkan ütü masası fikrini çok sevdim, toplamak zorunda değilsiniz, dolabın kapağı kapandı mı tamamdır:)) Ne rahatlık ama!

21 Haziran 2010 Pazartesi

Hafta Sonu...


Dün Eskişehir'e bir düğün için gittik, bu sabah erkenden yola çıktık ve işe geldim, düşünün bu gün nasıl sürünerek çalıştım. Kafamda birkaç soruyla...
Düğünler duyguların ne kadar yoğun yaşandığı yerlerdir bilirsiniz, acaba katılanlar bu duyguları tekrar tekrar yaşamak için mi desteklerler düğünleri, yoksa evliliğe heyecanlı bir başlangıçla değer verdiklerini mi göstermektir amaç?? Hiç çözemediğim bir durum!

18 Haziran 2010 Cuma

Öyle Bir Yer Olmalı ki!


Bazen-eskiden olmazdı-öyle bir yer olsun istiyorum ki sadece ben olayım, kimseyi görmeden kimse de beni görmeden, herşeyi başka yerde bırakıp huzuru buldum deyip uzanayım, kafamdaki sesler, çelişkiler, bastırmalar da olmasın orda...
Bir şey istemeyip, beklemeyeyim de.

Canım sıkıldı deyince bir arkadaşım derdi ki: "Sıkıntı insanın içindedir!"

Uğraştığım bu saçmasapan şeyler kurtarabilir mi beni? Bulunur mu bana da böyle bir yer??
Yoksa büyütür müyüm kurtulamadıklarımı senebesene...

15 Haziran 2010 Salı

Portobello 22


Haftasonu ağaçların artasına oturdum ve şimdiye kadar okuduğum en güzel hikayelerden birini okudum: Portobello 22. Yekta Kopan'ın Bir de BAktım Yoksun kitabındaki bir hikaye. Aşağıda Yekta Bey'in hikayeyi yazarken kendi not defterine hikayenin başlangıcıyla ilgili aldığı notlar var:

George Orwell’in evinin tam karşısında, kaldırımda oturuyorum. Sigara içiyorum. (Merak etme baba, izmaritleri yere atmıyorum; sırt çantamda kapaklı bir kül tablası var. Kapağında Van Gogh’un Sarılı Kulağıyla Otoporte’sinin olduğu teneke bir kutu aslında. Courtauld Gallery’nin yakınlarındaki küçük bir hediyelik eşya dükkânından aldım; Renoir, Manet, Monet, Degas, Gaugin, Cézanne, Toulouse-Lautrec’in tablolarıyla sarhoş olup Van Gogh’un buzmavisi gözlerinin karşısında, kıpırdaması yasaklanmış sokak pantomimcisi gibi durduktan sonra, galerinin sıcak koridorlarından yağmurlu bir akşamüstüne çıkmış, koşarak girmiştim o dükkâna. Buzmavisi gözlerin tezgâhın hemen önündeki ucuz hediyeliklerin birinin üstünde, bir teneke kutunun kapağından bana baktığını görünce düşünmeden ödemiştim parasını Pakistanlı satıcıya.) İşte şimdi de elimde o teneke kutu var; Van Gogh kesik kulağıyla kül tablası görevi görüyor. İyice doldurup bulduğum ilk çöp tenekesine boşaltıyorum, sonra da kâğıt mendille içini temizliyorum. Sevmiyorum sigaranın kokusunu ama içiyorum işte. Sigaradan sıkılınca pipomu dolduruyorum; iki tane Canadian pipo var çantamda. Birini sen vermiştin, hatırlıyor musun? Sigaram bitince belki onu doldurur, bir yarım saat daha otururum burada. Orwell’i düşünürüm. Bu mavi panjurlu, mavi badanalı evin kapısından çıktığı bir anı, elinde ham deriden çantası, bu dar pencereli, bol çiçekli evden çıkıp BBC’ye gidişini hayal ederim. Defterim de yanımda, merak etme, hayallerim coşarsa notlar da alırım.

(ALINTIDIR)"Atmosferik Rahatsızlıklar"

Biraz yağmur, biraz bulut, biraz Haziran...

Döndüm ve onu gördüm, mutfak pervazının altındaydı. Benim gömleğimi ve Rema’nın oğlan çocuğu şortunu giymişti, kalçası hafiften içeri göçüktü, tek eliyle o kızıl kahve eniği -köpeği- tutuyordu. Yürüyerek yanımdan geçti, ocağın yanındaki tezgâha yaslandı. Rema oraya yaslanmayı hep sevmişti, tam da böylece sıcağı hissedebiliyor ve de çaydanlığın ıslığı tam anlamıyla başlamadan ocağı söndürebiliyordu. Herhalde bu yaslanışın hatırına, eniğe rağmen, usulca kendimle tartışmaya başladım: o Rema olmalı. O Rema olmalı. Her zaman yaptığın gibi bu Rema’ya inan. Ona bak. Bir önceki güne göre cidden daha mı tuhaf? Saçlar, gözler, hafiften güvercini andıran ayaklara doğru uzanan uzun bacaklar. Başka kim olabilirdi ki? Her zaman yaptığın gibi bu Rema’ya inan.
...

Başımın ağrısı sersemletici bir noktaya ulaşmıştı, bu yüzden donuk mavi fayans zemine oturdum. O kadının ayaklarının dibinde oturuyordum. Ayak tabanı boyunca uzanan o mavi damara baktım. Tıp eğitimim sırasında bir ara, sık sık kan almak ve damar yolu açmaktan dolayı, gözlerim istemim dışında, damarların yerini saptamak üzere dört dönerdi. Elleri, ayakları, bilekleri, dirsek kıvrımlarını araştırırdım, uzanıp parmağımın ucunu bu damarlara koymamak ve kanın akışını hissetmemek için kendimi zor tutardım. Kanımız içimizde yaşayan bir hayalet gibidir, içimizde -kanımız, karaciğerimiz, aşklarımız gibi- bize danışmadan kendi işine bakan bir şey taşıyoruz. Rema’nın ayağındaki o damara dokundum. En azından bu ayağın gerçekten Rema’nın ayağı olduğunu söyleyebilirdim sanırım. Ya da belki de değildir. Ya da belki de, bütün ayaklar, zihnimde, Rema’nın ayağının birazcık farklı bir haline dönüşüyor. Rema’nın ayağı bütün bir Rema gibi; sadece ayağı onun bir bütün olarak kafamda yeniden canlanması için yeterli geliyor.
Bilmiyorum, o sırada kafam çok karışıktı.
(Atmosferik Rahatsızlıklar; Rivka Galchen. Çeviren: Hira Doğrul.)

14 Haziran 2010 Pazartesi

10 Haziran 2010 Perşembe

Aşçı Şapkası Yapımı


Özellikle mutfakta size yardım etmeyi seven çocuklarınız için son derece keyifli olacağını düşünüyorum. Haftasonu deniycem. Daaha ayrıntılı bilgi için buradan!


Nasıl çok keyifli değil mi?

8 Haziran 2010 Salı

Yaz Kombinleri


Çok beğendim ben bunları, almak isterseniz adres şurası!
Nasıl beğendiniz mi?